Bölgedeki birçok farklı köyü ve yerleşim yerini adımlayıp taş ocaklarının yakınında yaşayan ya da gürültüsüyle nefes alan yurttaşlarımızla konuştuğumda, ortak bir eksikliğin farkına vardım. Sahadaki insanlar genellikle haklı bir kaygıyla meralarının, tarım topraklarının ve hayvanlarının zarar göreceğini dile getiriyor; ancak bu yıkımın kendi bedenlerinde yarattığı tahribatı çoğunlukla göz ardı ediyorlar. Taş ocaklarının yarattığı devasa tehlikenin sadece doğaya değil, doğrudan bir halk sağlığı sorununa dönüşmüş olduğu gerçeği ne yazık ki geri plana itilmiş durumda.
Yurttaşların kendilerini ve sağlıklarını bu denklemin merkezine koymadıklarını fark etmemiz haber dosyasında yerini aldmasına sebep oldu. Halk sağlığı uzmanımızın da bilimsel verilerle ortaya koyduğu üzere, taş ocakları sessizce insan yaşamını da tehdit ediyor.
Doğa tahribatını ve yerel halkın sesini duyurduğumuz dosya haberimizin ikinci ayağında, madencilik faaliyetlerinin göz ardı edilen en büyük maliyetine, yani halk sağlığına odaklanıyoruz. Serinin ilk bölümünde taş ocaklarının toprak ve tarım üzerindeki yıkıcı etkilerini Ziraat Mühendisleri Odası ile masaya yatırmıştık; şimdi ise bu endüstriyel tesislerin insan yaşamı, solunum yolları ve toplumsal yaşam üzerinde yarattığı derin tehlikeleri, Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Faruk Yorulmaz‘ın değerlendirmeleriyle ele alıyoruz.
Madencilik her ülke için ekonomik ve günlük yaşamın sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir faaliyet alanı olsa da, bu faaliyetlerin insan toplumunu ve çevre sağlığını tehdit etmeyecek yer ve biçimde yürütülmesi hayati bir zorunluluktur. Ancak ne yazık ki uygulamada bunun tersi örnekler oldukça fazla sayıdadır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) paylaştığı resmi veriler, Türkiye genelinde arama izinleri haricinde fiilen faaliyette olan aktif taş ocağı sayısının 2 bin 788 olduğunu gösteriyor. Kurumun 2025 yılının son aylarında CİMER bilgi edinme başvurularına verdiği yanıtlara göre ise Edirne’de 17, Kırklareli’nde 40 ve Tekirdağ’da 31 olmak üzere Trakya genelinde toplam 88 adet II-a grubu maden işletme ruhsat sahası bulunuyor.
Ancak bölgedeki doğa tahribatını yakından takip eden çevreciler ve hak savunucuları, kağıt üstündeki bu rakamların gerçeği yansıtmadığını; yalnızca tek bir şehirde bile ruhsatlandırılan vefiilen çalışan taş ocağı sayısının 60’ın çok üzerinde olduğunu vurgulayarak resmi istatistiklerin sahadaki yıkımın boyutunu gizlediğine dikkat çekiyor.
Kuruluşundan Kapanışına Kadar Ekolojik ve Sağlıksal Riskler
Maden kanununda 1. ve 2. grup madenler arasında yer alan çakıl, kalsit, dolomit ve kalker gibi kayaçların çıkarıldığı taş ocakları, genellikle açık madencilik yöntemiyle yürütülmektedir. Üzerindeki bitki örtüsü ve toprak tabakası kaldırıldıktan sonra patlayıcılar yardımıyla parçalanan kayalar, tesislere taşınarak kırma, sınıflama ve depolama işlemlerinden geçmektedir.
Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, bu sürecin üç aşamasında (kuruluş, işletme ve faaliyetin sonlandırılması) toplum ve çevre sağlığını tehdit eden pek çok risk barındırdığına dikkat çekiyor. Özellikle faaliyet sonrasına ve rehabilitasyon süreçlerine değinen Yorulmaz, sahaların terk edilmesi durumunda karşılaşılan tehlikeleri şu sözlerle vurguluyor:
“Üzerindeki toprak ve bitki örtüsü kaldırılarak taşın çıkarıldığı alanda kalan çukur, atık halindeki taş, çalışanların ve iş makinalarının atıkları ile dolu bir alan geride kalmaktadır. Bu alanın yeniden toprakla doldurulması yerine, başka yerlerden getirilen moloz ve çöplerin ve ölen hayvanların leşlerinin atıldığı bir alan haline gelebilmekte ve burada toplanan kirleticilerin yağışlarla yer altına inerek yer altı sularını, buharlaşma yolu ile havaya karışarak rüzgarlar ile uzak mesafelere ulaşması riski ortaya çıkabilmektedir.”
Maden Kanunu’nun 3. maddesinde “Rehabilitasyon” tanımı ve bu çalışmaların giderleri için özel bir rehabilitasyon bedeli hesabı öngörülmüş olsa da, sahaların terk edildikten sonra yarattığı ekolojik riskler toplumsal sağlığı tehdit etmeye devam ediyor.
Toplum ve Çevreyi Tehdit Eden Temel Faktörler
Kuruluş, işletme ve kapanış aşamalarının tümünde ortaya çıkabilecek ve doğrudan halk sağlığını hedef alan olumsuz faktörler uzmanlar tarafından şu başlıklar altında inceleniyor:
Hava Kirliliği (Toz): Kayaların delinmesi, çıkarılması, parçalanması ve taşınması aşamalarında silisyum ile birlikte kayanın bileşiminde bulunan diğer tüm maddelere ait tozlar havaya karışmaktadır. Patlayıcı kullanımı da bu toz üretimine ciddi katkı sağlar. Bu tozların içinde silisyum ile birlikte sağlık açısından çok ciddi sorunlara yol açabilecek ağır metallere ait tozların da bulunabileceği dikkate alınmalıdır. Rüzgâr etkisiyle ocaktan ya da işleme tesislerinden çevreye yayılan bu tozlar; silikozis gibi akciğer toz hastalıkları, KOAH, astım ve içeriğindeki kimyasallara bağlı akciğer kanseri riskini tetiklemektedir. Özellikle çocuklarda, gebelerde, emziklilerde, yaşlılarda ve kronik hastalığı olanlarda bu risk çok daha yüksek düzeylerdedir. Akciğer alveollerine kadar inebilen, çapı 2.5 mikrondan küçük PM 2.5 tozlar ise tehdidi katlamaktadır.
Gürültü: Yol yapımı, malzeme sevkiyatı, ocak ve tesis operasyonları ile patlayıcılardan kaynaklanan ani gürültüler; işitme sorunlarının yanı sıra uyku bozuklukları, stres, kaygı, kalp çarpıntısı ve hipertansiyon gibi rahatsızlıklara neden olmaktadır.
Titreşim ve Patlama: Patlatmalı ocaklardaki sarsıntılar, ağır vasıta trafiği ve makinelerin yarattığı titreşimler çalışanlarda ve yakın çevrede yaşayanlarda sağlık riskleri doğururken; patlamalar binalarda çatlamalara, korku, tedirginlik ve uykusuzluğa yol açmaktadır.
Toprak, Bitki ve Su Kaynaklarında Kirlenme: Faaliyetler sırasında yayılan zararlı tozlar tarım toprakları ve bitkiler üzerinde birikerek verimliliği düşürmekte, hayvan sağlığını ve tarımı olumsuz etkilemektedir. Benzer şekilde deniz, akarsu, göl ve gölet gibi yüzeyel su kaynakları kirlenirken, patlatma ve kazı işlemleri yeraltı su kaynaklarını da tehlikeye atmaktadır.
Sosyal ve Psikolojik Etkiler: Tüm bu olumsuzluklar bölge halkı üzerinde yoğun bir kaygı, korku ve huzursuzluk yaratmakta; tarım ve hayvancılığın darbe alması ekonomik çöküntüye ve nihayetinde göç dalgalarına zemin hazırlamaktadır.
Su Havzaları ve Dere Mutlak Koruma Alanları Yeterince Korunuyor mu?
Mevzuatta içme suyu barajları veya göl yataklarına doğrudan mesafenin en az 2.000 metre (2 kilometre) olması gerektiği, 2 kilometrenin dışındaki havzalarda ise su kaynağının kirletilmeyeceğinin teknik olarak garanti edilmesi şartı yer alıyor. Ayrıca içme suyu havzasını besleyen ve kurumayan derelerin her iki tarafındaki 15 metrelik şeritler içerisinde taş ocağı faaliyeti yürütülemeyeceği ve malzeme dökülemeyeceği hükme bağlanmıştır.
Ancak Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, mevcut yasal mesafelerin ve koruma bantlarının bölgenin coğrafi, iklimsel ve kümülatif riskleri karşısında yetersiz kaldığının altını çizerek şu kritik uyarıda bulunuyor:
“Bölgenin coğrafi ve iklim özellikleri, bölgede mevcut çevre ve insan sağlığı açısından risk yaratan başka kuruluşların varlığı ve sayı ya da kirletici özellikleri yönünden durumu, ulaşım durumu, halkın geçim kaynakları gibi durumlara bağlı olarak, gelecek projeksiyonları da yapılarak mümkün olduğu kadar bu tür kirletici tesislerin insan ve çevre sağlığına zarar vermeyecek kadar uzak mesafelerde kurulması gereklidir. Bu kapsamda kurulması planlanan tüm tesis ve ocaklar için ÇED raporuna ek olarak, Sağlık Etki Değerlendirmesi (SED) raporu da düzenlenerek çevre ve toplum sağlığına zarar vermesinin engellenmesi olmazsa olmaz kural olmalıdır. Mevcut belirlenmiş olan mesafelerin, bu anlamda yeterince güvenli olmayacağı düşüncesindeyim.”
Hangi Belirtiler Hayati Önem Taşıyor? Ne Zaman Sağlık Kurumuna Başvurulmalı?
Bölgede yaşayan ve çevresel risklere maruz kalan kişilerin vücutlarının verdiği sinyalleri dikkate alması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, en erken dönemde doktora başvurulması gereken durumları şu sözlerle özetliyor:
“Sayılan gruplar içinde bebek ve çocukların, gebelerin ve kronik hastalığı olanların söz edilen bu çevresel riskler olmasa da düzenli biçimde sağlık kontrollerinin yapılması şarttır. Bu gruplar da dahil olmak üzere sayılan risklere maruz kalan insanların en fazla bir haftada iyileşmeyen nefes almada güçlük, öksürük, balgam, çarpıntı, tansiyon yüksekliği, istemsiz kilo kaybı, çabuk yorulma, uykusuzluk, huzursuzluk, işitme kaybı, ateş gibi belirtileri olduğunda bir sağlık kuruluşuna başvurarak sorunun en erken dönemde tanısının konulup tedavisinin yapılması kimi zaman kötü sonuçlardan tümüyle kurtulmada hayati önemde olduğu unutulmamalıdır.”
Kuzulu Köyü halkın katılım toplantısı; Doku Derneği Başkanı Göksal Çidem, Kuzulu Köyü Muhtarı Şaban Turan
Ses Payı olarak, doğanın, tarım topraklarının, su kaynaklarının ve en önemlisi halk sağlığının ekonomik çıkarlara kurban edilmemesi gerektiği gerçeğinin altını çiziyor; dosya haberimizin bu kritik adımıyla okurlarımızı uyarmaya devam ediyoruz. Yeni yazılarımızda buluşmak üzere abone olmayı unutmayın!
Sesimize Pay olmak için takip edin!
Daha fazla bilgi, geri bildirim veya önerileriniz için bizimle iletişime geçin: info@sespayi.com
Hak Sahibi / Yazar: Fatma BOZ
Web Sitemiz: sespayi.com
Sosyal Medya Hesaplarımız:
Bu içerik Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin bir operasyonu olan NewsLabTurkey tarafından desteklenen bir medya geliştirme projesinin parçası olarak yayınlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamen Ses Payı’na aittir ve Dijital Medya Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.




