Taş ocaklarının gerçeklerini doğa tahribatı ve yerel halkın sesinden duyuracağımız dosya haberimizin ilk adımını yayınlıyoruz. Bu haberlerin ilk ayağında; yerel halkın ve çevrecilerin taş ocaklarına neden karşı çıktığını bilimsel veriler ve araştırmalarla destekleyerek aktaracağız.
Dosyamızın bu bölümünde, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Deniz Kapıkıran sorularımızı yanıtlayarak taş ocaklarının tarıma ve toprağa verdiği zararları gözler önüne seriyor.
Her ay yenisine ‘ÇED olumlu’ raporu verilen taş ocakları kağıt üstünde sessiz ilerlese de, tamamlanan projelerin yarattığı gürültü ve çevreye verdiği zararlar sessiz ilerlemiyor.
Kırklareli Taş Ocağı / Görüntü Fatma BOZ
Günümüzde İnşaat projelerinin ve beton ekonomisinin ham madde ihtiyacını karşılamak üzere açılan taş ocakları, sadece açıldıkları alanı değil; tüm coğrafyayı, su kaynaklarını ve kırsal yaşamı tehdit eden ekolojik bir yıkım alanı olarak öne çıkıyor. Çevre mühendisliği verileri ve bilimsel literatür, bu tesislerin doğada yarattığı tahribatın sadece geçici bir rahatsızlık değil, zincirleme bir çöküş süreci olduğunu gözler önüne seriyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) Nisan 2026 verilerine göre, arama izinleri haricinde yalnızca aktif durumda olan taş ocağı işletmesi sayısı 2 bin 788’e ulaşmış durumda. Farklı gruplara ayrılan bu ocaklar arasında, özellikle çimento fabrikalarına ve entegre kalsit tesislerine hammadde sağlayan kireçtaşı ocaklarında son iki yılda yaşanan artış dikkat çekiyor. Çevreciler bu var olan sayıların daha fazla olduğunu düşünüyor.
Taş ocakları, çıkarılan malzemenin türüne ve kullanım amacına göre mermer ocakları, çimento fabrikalarına hammadde sağlayan kireçtaşı ocakları ve yol yapımında ile inşaatlarda kullanılan kırma taş (agrega) ocakları gibi farklı gruplara ayrılıyor.
Bu ocaklarda üretim temel olarak iki farklı yöntemle gerçekleştirilir; bunlardan ilki, kireçtaşının basınç dayanımı ve sertliği nedeniyle doğrudan kazıya izin vermediği durumlarda başvurulan ve dinamit kullanılarak kaya kütlelerinin parçalandığı patlatmalı üretim yöntemidir. İkinci yöntem ise patlatma gerektirmeyen ya da patlatmayla sökülen malzemenin işlendiği, sökme, yükleme, nakliye aşamalarının ardından malzemenin tesis içinde küçültülüp sınıflandırıldığı kırma-eleme (konkasör) işlemlerine dayanan üretim sistemidir.
Patlatmalı taş ocaklarının çevreye ve yerel halka verdiği zararlar yıllardır konuşuluyor. Patlatmalar sırasında yayılan yoğun toz bulutları ve partiküller; tarım alanlarından insan sağlığına, bölgedeki birçok farklı canlı türüne kadar zincirleme bir yıkıma yol açıyor.
Patlatmalı Üretim ve Yeraltı Su Sistemlerinin Çöküşü
Kireç taşlarının milyonlarca yılda şekillendirdiği hassas karstik yapılar ve yeraltı su yolları, taş ocaklarındaki patlatmalı üretimle birlikte büyük bir tehdit altında bulunuyor. Bölgedeki kaya-çatlak sistemini bozan şiddetli patlatmalar göçmelere yol açarken, su yollarının yön değiştirmesine ve suların daha derindeki katmanlara inmesine neden oluyor.
Su tablasını toprak ve ana kayanın altına indiren bu süreç; doğal yeraltı suyu deşarjını durdurarak kaynakların kurumasına, sulak alanların yok olmasına ve nehir kenarındaki ormanlık ekosistemlerin tahrip olmasına yol açıyor. Düşük kendi kendine temizleme yeteneğine sahip olan bu karstik sistemlerde, taş ocaklarından sızan yakıt, yağ ve silt gibi atıklar filtrelenmeden doğrudan yeraltı su kütlelerine karışarak suyu hızla kirletiyor.
Taş Ocağı Tozlarının Bitkiler Üzerindeki Fiziksel ve Kimyasal Etkileri
Rüzgâr ve yer çekiminin etkisiyle bitki yaprakları üzerinde biriken toz partikülleri ciddi fizyolojik hasarlara yol açıyor. Yaprak yüzeyini kaplayan bu tabaka güneş ışığını keserek fotosentezi engellerken, aynı zamanda sıcak havalarda stomaların kapanmasına engel olarak bitkinin aşırı su kaybetmesine ve kurumasına neden oluyor.
Özellikle kalker ocaklarında yoğun olarak bulunan kireç tozu, yaprak üzerindeki nemle tepkimeye girerek sönmüş kireç oluşturuyor ve açığa çıkan ısı, bitki yapraklarının doğrudan kavrulmasına yol açıyor. Yeni ekilmiş tomurcuk ve fidanların koruyucu epidermis katmanını zedeleyen bu süreç, bitki gelişimini durdurarak tarımsal verimde düşüklüğe ve ölümlere sebep oluyor.
Atık ve Artık Materyallerin (pasaların) Yarattığı Tahribat
Taş ocaklarının doğada açtığı yaralar yalnızca dağların oymasıyla sınırlı kalmıyor; sahadan çıkarılan ve “pasa” adı verilen o tonlarca hafriyat kalıntısı ile artık materyaller de başlı başına ekolojik bir bomba gibi dağ eteklerine yığılıyor. Madencilik faaliyetleri sırasında ekonomik olarak işlenmeyen, yani üst toprağın altından çıkan o binlerce tonluk kaya artığı, moloz ve toprak karışımı, çoğunlukla en yakın vadiye, dere yatağına ya da meraya gelişigüzel dökülüyor. Hiçbir mühendislik hesabına dayanmayan, sınıflandırılmadan yığılan bu pasa dağları, ilk şiddetli yağmurla birlikte yamaç aşağı harekete geçerek altındaki her şeyi yutuyor.
Dere yataklarını tıkayan tonlarca moloz, suyun akış rejimini altüst ederken; en küçük bir taşkında bile aşağıdaki tarım arazilerini balçık altında bırakıyor, su altındaki canlı yaşamını süzülemeyen mil ve silt tabakasıyla boğuyor. Şirketlerin “ocak kapandıktan sonra temizleyeceğiz” diyerek terk ettiği o devasa pasa tepeleri, yıllar geçse de bitki örtüsünün tutunamadığı, rüzgârla zehirli toz saçmaya devam eden çorak ve tehlikeli kraterler olarak coğrafyanın ortasında kalmaya devam ediyor.
Tarım Topraklarının Üzerine “Taş Ocağı”
Taş ocaklarının kurulduğu dağlar, meralar ve su kaynaklarının yanı sıra en büyük tehlike kuşkusuz tarım arazilerinin üzerinde dönüyor. Tarım arazilerine yakın konumlarda açılan taş ocaklarının yarattığı riskleri ve bu durumun tarımsal üretimle kırsal yaşamda yaratacağı yıkıcı sonuçları TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Deniz Kapıkıran anlattı:
Ziraat Mühendisi Kapıkıran, toprağın binlerce yılda oluşan canlı bir ekosistem olduğunu belirterek, taş ocaklarının tarımsal üretimi iki yönden vurduğunu ifade ediyor.
“Taş ocağı açıldığında tarımsal üretim iki yönden etkilenir. Ocak sahasındaki toprak üretim dışına çıkar; çevresindeki tarla, bahçe ve meralarda ise üretim koşulları değişir. Taşın çıkarılması için bitki örtüsü kaldırılır, üst toprak sıyrılır. Kırma eleme tesisi, malzeme stok alanı ve nakliye yolları da ayrıca yer kaplar. Bu işlemler toprağın su tutma, kökleri besleme ve ürün yetiştirme işlevine zarar verir. Taş ocağı sahasından sıyrılan üst toprak uygun koşullarda depolanmazsa zamanla verimliliğini ve üretim kapasitesini kaybeder.” diyen Kapıkıran, faliyet sırasında taş ocağının tarıma verdiği zarar toz ile sınırlı kalmadığını şöyle anlattı;
“Kazı, kırma, yükleme ve taşıma sırasında oluşan toz bitkilere ve toprağa çöker. Yeni yollar, ağır araç trafiği ve arazi şeklinin değişmesi çiftçinin işini, meranın kullanımını ve yer üstü ve yer altı suyunun hareketini etkiler. Yakındaki orman örtüsünün kaybı da toprağı erozyona karşı daha açık hâle getirir. Ziraat mühendisi olarak tarım arazisini ormandan, meradan ve sudan ayrı düşünemeyiz. Taş ocağının tarımsal etkisi, çevresindeki bu üretim bütünlüğü üzerinden değerlendirilmelidir.”

Taş Ocakları Tozu Tarıma Zararları
Taş ocaklarının toprağa verdiği tahribatı anlatan Kapıkıran, kaybedilen toprağın eski haline getirilmesinin zorluğundan bahsetti;
“Çiçeklerin yoğun biçimde tozlanması, döllenme ve meyve tutumu açısından da sorun yaratır. Toz çıkışı sürdükçe bitki bu baskıyla karşı karşıya kalır. Bunun ürüne ne ölçüde yansıyacağı; bitkiye, tozun miktarına ve maruz kalma süresine göre değişir. Ancak tozun bitki üzerinde etkisi bulunduğunu görmezden gelemeyiz.
Daha ağır ve kalıcı sorun, üst toprağın kaybıdır. Köklerin geliştiği, suyun ve besin maddelerinin tutulduğu, toprak canlılarının yaşadığı katman sıyrıldığında tarımsal üretimin temeli zarar görür. Bitki örtüsü ortadan kalkınca yağış toprağı daha kolay taşır; erozyon başlar veya hızlanır. Sürüklenen malzeme komşu tarlalara ve su yollarına da ulaşır. Birkaç gün sonra yapraktaki toz yağmurla temizlenebilir; kaybedilen üretken toprağı aynı kolaylıkla geri getiremeyiz.”
Kapıkıran, Ziraat Mühendisleri Odası'nın konuya ilişkin duruşunu şu sözlerle netleştiriyor:
“Odamızın yaklaşımı açıktır: tarım arazileri ve üreticinin kullandığı su kaynakları, gözden çıkarılabilecek varlıklar değildir. Alternatif yerler araştırılmalı, alanda yaşayanlar ve üreticiler dinlenmeli ve tarımsal kayıp karar sürecinin merkezinde yer almalıdır. Sonradan rehabilitasyon yapılacağı sözü, üretken toprağın bugün kaybedilmesine tek başına gerekçe sayılamaz.”
Tarımsal Üretime Ocak Kapansa Bile Zarar Verir
Taş ocaklarının faaliyetleri sona erip sahalar kapansa bile tarımsal üretime verdiği zararlar uzun süre devam ediyor. Taş ocaklarının tarımsal üretime verdiği zarar faaliyet devam ederken başlar; ocak çalıştığı sürece çevredeki bitkiler ve toprak tekrar tekrar toza maruz kalır. Ziraat mühendisi Kapıkıran şunlara değindi;
“Erozyonla taşınan üst toprak, değişen arazi şekli ve kesintiye uğrayan bitki örtüsü ise faaliyet bittiğinde kendiliğinden eski durumuna dönmez. Yıllar içinde biriken bu kayıplar arazinin üretim gücünü düşürür.
Elbette arazi düzenlenebilir ve yeniden bitkilendirilebilir. Fakat bir çukuru doldurmak veya üzerine toprak sermek, eski tarımsal niteliğin ve toprak biyoçeşitliliğinin geri geldiği anlamına gelmez. Köklerin gelişebildiği toprak derinliğine, su tutma kapasitesine ve arazide yeniden ürün yetişip yetişmediğine de bakmak gerekir. Bazı alanlarda üretim yeniden başlayabilir; bazılarında eski kapasiteye dönüş çok uzun sürer veya gerçekleşmez. Bu nedenle rehabilitasyonun yalnızca planını değil, yıllar içindeki gerçek sonucunu da denetlemeliyiz.” dedi
Yeraltı veya Yüzey Sularının Etkilenmesi
Taş ocaklarının çevreye verdiği en büyük zararlardan biri de yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında yarattığı geri dönüşü olmayan tahribattır. Kapıkıran olaya ilişkin şunları aktardı;
“Bitkinin özellikle çiçeklenme ve ürün geliştirme dönemlerinde su ihtiyacı zamanında karşılanmalıdır. Sulama aksadığında bitki su stresi yaşar; büyümesi ve ürün oluşturması zarar görür. Çiftçi daha derinden su çekmek veya başka bir kaynak bulmak zorunda kalırsa üretim maliyeti artar. Suyun bulanıklığı ya da niteliği değiştiğinde de sulamaya uygunluğu ayrıca incelenmelidir.”
Kazı derinliği, su çekimi ve arazide yapılan düzenlemeler, bölgenin jeolojik yapısına göre kuyuları, kaynakları ve yüzey akışını etkiler. Özellikle suyun kaya çatlakları içinde hareket ettiği alanlarda bu ilişkiler yerinde araştırılmalıdır. Her kuyudaki su azalmasını ölçmeden yalnızca taş ocağına bağlamak doğru değildir; fakat üreticinin kullandığı suyu izlemeden ocak faaliyetine karar vermek de kabul edilemez. Kuyuların ve kaynakların hem su seviyesi hem de kalitesi faaliyet öncesinden başlayarak izlenmeli, ortaya çıkan değişimin nedeni araştırılmalıdır.”
Kaynakça
Çidem, G. (2025, December). Istranca Dağlarındaki Mağaralar Taş Ocaklarının Tehdidi Altında. Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/istranca-daglarindaki-magaralar-tas-ocaklarinin-tehdidi-altinda-goksal-cidem/
Kahyalar, V. (2026, April 21). Türkiye’nin taşı toprağı “ocak”: Hangi ilde kaç taş ocağı var? Kısa Dalga. https://kisadalga.net/haber/ozel-haber/turkiyenin-tasi-topragi-ocak-137389
Külekçi, G., & Yılmaz, A. O. (2018). Taş ocağı işletmelerinin çevre ve tarım arazilerine etkileri üzerine örnek bir çalışma. Bahçe, 47(Özel Sayı 2), 212-219.
Ogunbode, T. O., & Ogunbode, T. (2024). Understanding Environmental Consequences of Quarry Operations: Residents’ Perception Study in the Neighbourhood of a Quarry in Osun State, Nigeria. PMC (PubMed Central). https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC11193343/
Pekin, A. (2010). Ercan Taş Ocağı Delme-Patlatma Sisteminin İncelenmesi. Balıkesir Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi, 12(1), 31-45.
Potential Environmental Impacts of Quarrying Stone in Karst. (n.d.). SciSpace. Retrieved September 27, 2026, from https://scispace.com/pdf/potential-environmental-impacts-of-quarrying-stone-in-karst-2ff25ydcch.pdf






